Hasan Cemal [email protected][email protected]
Askerin İmralı tekeli, Öcalan, evetle hayır derken, Erdoğan’ın Diyarbakır konuşması!
27 Ağustos 2010
Güneydoğu’da evet oyları ‘PKK boykotu’ndan olumsuz etkilenecek mi?
Bunun işaretleri su yüzüne vurmaya başladı.
Araştırmalarda bugüne kadar ‘hayır’a göre biraz daha yüksek seyreden evet oylarının ‘boykot’un da etkisiyle düşüşe geçtiğini söyleyenler var.
Bu yüzden, evetle hayır arasındaki farkın daralarak yeniden yüzde 1.5’luk hata payının sınırlarına girdiğine dair tahliller son günlerdeki bazı anketlere dayanılarak yapılıyor.
Bu eğilim böyle devam eder mi? PKK boykotu evetleri ne kadar aşağı çekebilir? Ya da boykot 12 Eylül’e doğru yumuşar mı?
Kestirmek kolay değil.
Ancak, PKK’nın referanduma ilişkin boykot kararının evet oyları üzerinde şöyle ya da böyle etkili olacağı anlaşılıyor. Bu konu baştan beri Ak Parti kurmaylarının yakın ilgi alanı içinde.
Bu nedenle, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’da yapacağı 3 Eylül konuşması önem taşıyor.
Diyarbakır ziyareti sırasında, Erdoğan’ın konuşmasıyla birlikte yapabileceği bazı sembolik jestler de boykotu yumuşatabilir.
* * *
Öte yandan, evet-hayırla ilgili olarak bir konu daha var dikkat çeken:
Hükümetin PKK pazarlığı...
Bu iddiayı muhalefet, meydanlarda alabildiğine işliyor.
Ve etkili de oluyor.
“Hükümet Öcalan’la görüşüyor, pazarlık ediyor” iddiası özellikle Türkiye’nin batısında hayır oylarını besleyebilecek bir malzeme. Ve muhalefetin üstüne atladığı bu malzeme, öyle gözüküyor ki, Erdoğan’ı gitgide sıkıştırıyor.
Erdoğan ise bu iddiayı sürekli yalanlamakta.
Ama buna karşılık ‘devlet organları’nın, örneğin MİT’in ya da askerin Öcalan’la geçmişte olduğu gibi bugün de görüştükleri reddedilmiyor.
Sadece bu görüşmelerin İmralı’yla pazarlık değil, görüşme olduğu noktası vurgulanıyor.
Görüşme nedir, pazarlık nedir veya ‘devlet organları’nın, MİT’in hükümetle bağı hiç olmaz olur mu gibi soruların Erdoğan’ı sıkıntıya sokmasının nedenleri sır değil.
* * *
Ben burada bir başka nokta üstünde durmak istiyorum.
Yoksa Türkiye’de silahların susması isteniyorsa, hiç kuşkusuz, İmralı da, Kandil de muhatap alınmak zorunda.
Barışı içtenlikle isteyen herkes, sivili de askeri de, iktidarı da muhalefeti de artık bu gerçeğin farkında.
Ama hem bu çevrelerde, hem PKK’da daha hâlâ barışı torpillemek isteyen odaklar da yok değil ve onlar, en kritik dönemeçlerde olmadık vuruşlarla suları bulandırabiliyor.
Bu bakımdan o kadar çok soru var ki akıllara takılan...
Bu sorulara kaynaklık edebilecek bazı ilginç açıklamalar önceki gün Taraf gazetesinin manşetinde yer aldı.
Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e ait bu açıklamalar, devletin Öcalan’la 1999 sonrası İmralı’da yaptığı görüşmelerle ilgili.
Şöyle diyor Cevat Öneş:
“Görüşmeler ağırlıklı olarak, İmralı’nın askerin kontrolünde olması nedeniyle asker tarafından yapıldı. Asker uzun süre İmralı’yı kontrol altında tuttu. Askerin, emniyet ve MİT ile bilgi paylaşımı sınırlı olmuştur.”
Şöyle devam ediyor Öneş:
“Öcalan ile yapılan görüşmeleri üç evreye ayırmak mümkün. (1) Öcalan’ın 1999’da yakalanmasından sonra askerin kontrolü içinde götürülen, MİT ve Emniyet’in yönlendirici olmadığı süreç. (2) 2006 itibariyle sivil siyasetin devreye girme arayışları ile seyrek de olsa Öcalan ile görüşmeler. (3) Demokratik Açılım projesinin öncesinde 2008’den itibaren muhtemelen yapıldığı tahmin edilen görüşmeler.”
MİT Müsteşar Yardımcısı’nın açıklamaları neden önemli?
(1) Asker, 1999’dan 2006’ya kadar Öcalan’la sadece kendisi görüşmüş ve bu işe ne MİT’i karıştırmış, ne de Emniyet’i...
(2) 2006’dan sonra da ancak kendi kontrolünde, seyrek görüşmelere izin vermiş...
Asker ve sivil otorite ilişkisi demokrasilerde böyle mi olur?
* * *
Akla takılan başka sorular da var tabii.
Asker, beş yıl boyunca Öcalan’la yaptığı görüşmelerin ne kadarını sivil otoriteye, hükümete bildirdi?
Asker, bu süreçte Öcalan’ı sadece ‘kullanılması’ gereken bir oyuncu olarak mı gördü?
Kullandıysa nasıl kullandı?
Hükümetler bundan haberdar mıydı?
Örneğin, Öcalan ve PKK 2004 yılı Haziran ayında 1999’dan beri devam eden beş yıllık ateşkese son vermişti. Bu tarih tam da Erdoğan hükümetinin AB ile en kritik müzakereleri başlattığı bir dönemdi.
Bu dönem aynı zamanda asker içinde Türkiye’nin AB sürecini torpillemeyi öngören Sarıkız’lı, Ayışık’lı, Jandarma Komutanı Şener Eruygur’lu ‘darbe tertipleri’nin en kızıştığı tarihlere rastlıyordu.
Bir soru daha:
Bu tarihlerin çakışmasının ardında yatan gerçek ne olabilirdi?
Ve bir soru daha:
MİT eğer bu yakınlarda, fiilen asker kontrolü altındaki Öcalan’la ender görüşmelerinden birini yaptıysa, bu nasıl sızmış ya da hangi amaçla hangi odaklar tarafından sızdırılmıştı?
Yine Kandil’den gelen, “Hükümetle pazarlık yapılıyor” açıklamasının ardında yatan gerçek ne olabilirdi?
* * *
Sorular uzayıp gidebilir.
Kısacası:
Türkiye zor bir memleket!
Kolayca provoke edilebiliyor.
Bu ülkeyi yönetmek ve temel sorunlarını çözüm rayına oturtmak için siyasal bilinç, kararlılık ve elbette devlet adamlığı gerekiyor.
Son olarak da bir kez daha altını çizmekte yarar var.
Başbakan Erdoğan’ın 3 Eylül Diyarbakır konuşması galiba önemli..
Bunun işaretleri su yüzüne vurmaya başladı.
Araştırmalarda bugüne kadar ‘hayır’a göre biraz daha yüksek seyreden evet oylarının ‘boykot’un da etkisiyle düşüşe geçtiğini söyleyenler var.
Bu yüzden, evetle hayır arasındaki farkın daralarak yeniden yüzde 1.5’luk hata payının sınırlarına girdiğine dair tahliller son günlerdeki bazı anketlere dayanılarak yapılıyor.
Bu eğilim böyle devam eder mi? PKK boykotu evetleri ne kadar aşağı çekebilir? Ya da boykot 12 Eylül’e doğru yumuşar mı?
Kestirmek kolay değil.
Ancak, PKK’nın referanduma ilişkin boykot kararının evet oyları üzerinde şöyle ya da böyle etkili olacağı anlaşılıyor. Bu konu baştan beri Ak Parti kurmaylarının yakın ilgi alanı içinde.
Bu nedenle, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’da yapacağı 3 Eylül konuşması önem taşıyor.
Diyarbakır ziyareti sırasında, Erdoğan’ın konuşmasıyla birlikte yapabileceği bazı sembolik jestler de boykotu yumuşatabilir.
* * *
Öte yandan, evet-hayırla ilgili olarak bir konu daha var dikkat çeken:
Hükümetin PKK pazarlığı...
Bu iddiayı muhalefet, meydanlarda alabildiğine işliyor.
Ve etkili de oluyor.
“Hükümet Öcalan’la görüşüyor, pazarlık ediyor” iddiası özellikle Türkiye’nin batısında hayır oylarını besleyebilecek bir malzeme. Ve muhalefetin üstüne atladığı bu malzeme, öyle gözüküyor ki, Erdoğan’ı gitgide sıkıştırıyor.
Erdoğan ise bu iddiayı sürekli yalanlamakta.
Ama buna karşılık ‘devlet organları’nın, örneğin MİT’in ya da askerin Öcalan’la geçmişte olduğu gibi bugün de görüştükleri reddedilmiyor.
Sadece bu görüşmelerin İmralı’yla pazarlık değil, görüşme olduğu noktası vurgulanıyor.
Görüşme nedir, pazarlık nedir veya ‘devlet organları’nın, MİT’in hükümetle bağı hiç olmaz olur mu gibi soruların Erdoğan’ı sıkıntıya sokmasının nedenleri sır değil.
* * *
Ben burada bir başka nokta üstünde durmak istiyorum.
Yoksa Türkiye’de silahların susması isteniyorsa, hiç kuşkusuz, İmralı da, Kandil de muhatap alınmak zorunda.
Barışı içtenlikle isteyen herkes, sivili de askeri de, iktidarı da muhalefeti de artık bu gerçeğin farkında.
Ama hem bu çevrelerde, hem PKK’da daha hâlâ barışı torpillemek isteyen odaklar da yok değil ve onlar, en kritik dönemeçlerde olmadık vuruşlarla suları bulandırabiliyor.
Bu bakımdan o kadar çok soru var ki akıllara takılan...
Bu sorulara kaynaklık edebilecek bazı ilginç açıklamalar önceki gün Taraf gazetesinin manşetinde yer aldı.
Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e ait bu açıklamalar, devletin Öcalan’la 1999 sonrası İmralı’da yaptığı görüşmelerle ilgili.
Şöyle diyor Cevat Öneş:
“Görüşmeler ağırlıklı olarak, İmralı’nın askerin kontrolünde olması nedeniyle asker tarafından yapıldı. Asker uzun süre İmralı’yı kontrol altında tuttu. Askerin, emniyet ve MİT ile bilgi paylaşımı sınırlı olmuştur.”
Şöyle devam ediyor Öneş:
“Öcalan ile yapılan görüşmeleri üç evreye ayırmak mümkün. (1) Öcalan’ın 1999’da yakalanmasından sonra askerin kontrolü içinde götürülen, MİT ve Emniyet’in yönlendirici olmadığı süreç. (2) 2006 itibariyle sivil siyasetin devreye girme arayışları ile seyrek de olsa Öcalan ile görüşmeler. (3) Demokratik Açılım projesinin öncesinde 2008’den itibaren muhtemelen yapıldığı tahmin edilen görüşmeler.”
MİT Müsteşar Yardımcısı’nın açıklamaları neden önemli?
(1) Asker, 1999’dan 2006’ya kadar Öcalan’la sadece kendisi görüşmüş ve bu işe ne MİT’i karıştırmış, ne de Emniyet’i...
(2) 2006’dan sonra da ancak kendi kontrolünde, seyrek görüşmelere izin vermiş...
Asker ve sivil otorite ilişkisi demokrasilerde böyle mi olur?
* * *
Akla takılan başka sorular da var tabii.
Asker, beş yıl boyunca Öcalan’la yaptığı görüşmelerin ne kadarını sivil otoriteye, hükümete bildirdi?
Asker, bu süreçte Öcalan’ı sadece ‘kullanılması’ gereken bir oyuncu olarak mı gördü?
Kullandıysa nasıl kullandı?
Hükümetler bundan haberdar mıydı?
Örneğin, Öcalan ve PKK 2004 yılı Haziran ayında 1999’dan beri devam eden beş yıllık ateşkese son vermişti. Bu tarih tam da Erdoğan hükümetinin AB ile en kritik müzakereleri başlattığı bir dönemdi.
Bu dönem aynı zamanda asker içinde Türkiye’nin AB sürecini torpillemeyi öngören Sarıkız’lı, Ayışık’lı, Jandarma Komutanı Şener Eruygur’lu ‘darbe tertipleri’nin en kızıştığı tarihlere rastlıyordu.
Bir soru daha:
Bu tarihlerin çakışmasının ardında yatan gerçek ne olabilirdi?
Ve bir soru daha:
MİT eğer bu yakınlarda, fiilen asker kontrolü altındaki Öcalan’la ender görüşmelerinden birini yaptıysa, bu nasıl sızmış ya da hangi amaçla hangi odaklar tarafından sızdırılmıştı?
Yine Kandil’den gelen, “Hükümetle pazarlık yapılıyor” açıklamasının ardında yatan gerçek ne olabilirdi?
* * *
Sorular uzayıp gidebilir.
Kısacası:
Türkiye zor bir memleket!
Kolayca provoke edilebiliyor.
Bu ülkeyi yönetmek ve temel sorunlarını çözüm rayına oturtmak için siyasal bilinç, kararlılık ve elbette devlet adamlığı gerekiyor.
Son olarak da bir kez daha altını çizmekte yarar var.
Başbakan Erdoğan’ın 3 Eylül Diyarbakır konuşması galiba önemli..
Milliyet Gazetesi, Hasan Cemal
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder